Sana bir masal anlatayım mı çocuk! 

     Yok hayır, bildiğin tüm masallar gibi evvel zaman içerisinde diyerek başlamayacak bir masal anlatacağım. Çünkü zamanı, mekânı ve hatta kahramanları bile gerçek olmayan ancak bir o kadar hayatın içerisinden hikâye yazacağım.  

     Aslında acımasız ve sıcak bir yaz günüydü. Yani söğüt ağaçlarının gölgesi bile ferahlatmıyordu. Şimdi pencereden baktığın zaman kar yağıyor olduğuna aldırma, bu masal insanlık tarihinden çok önce yaşanmıştı. Evet, bu bir masal ve yukarıda demiştim; zamanı, mekânı ve hatta kahramanları bile gerçek olmayan. Galiba güneşin ortalıktan kaybolduğu, dolunayın tüm ihtişamı ile dünyayı aydınlatmaya çalıştığı bir geceydi. Üşüyordu Ağustos böceği, takvimler martın sonunu gösteriyordu. Laciverdi bir gökyüzü ile güne merhaba demeye hazırlanıyordu.  Ertelenmiş onlarca hayale, bugün kim bilir kaç tanesi daha eklenecekti. Sanıyorum hayaller gerçek olmadıkları zaman daha güzeller.  Masal bu ya işte, gerçek olmayan/olmamış bir hayal kalmamış yeryüzünde, inanırsan! Ama inanmak zorundasın çünkü bu benim masalım.  

     Sabıkalı bir kırmızı gül, rengi solmuş çalıların arasından gülümsüyor. Umutlara dem veriyor adeta, vazgeçme saat daha çok erken, hayallere geç kalınmış olsa bile. Aslında hep geç kalmıştı, gerçekleşen tüm hayallerine ve bu en büyük sorundu. Yarınlara ertelenmiş hayalleri kovalarken ulaştığı hayallerini eziyordu.  

     Deniz önünde temiz bir çarşaf kadar düz ve gergin serilmişti.  En son ne zaman şu uzakta görünen adaya gittiğini hatırlamıyordu. Nadiren de olsa kendisine ayırdığı günlerde oraya gitmek en güzel eylemdi. İlk fırsatta kendisine bu fırsatı vermeyi hak ettiğini düşündü. Zaten bugün yapması gereken çok önemli işleri yoktu. Kıyıya çekilmiş bir kayığı denize iterek hemen küreklere asıldı. Ilık bir meltemi arkasına almış olmanın kolaylığı ile ilerliyordu. Zaten çok uzakta değildi ada, birkaç kürek daha çekse tüm detaylarını görebilecekti. 

     Buraya ilk geldiği günü hatırlıyordu. Daha 18’inde var veya yoktu. Adaya ilk ayak bastığında kendi dünyasından çok farklı bir evrene yolculuk yaptığı hissine kapılmıştı. Hiçbir ağacı tanımıyor ve gördüğü canlılara isim veremiyordu. Bildiği her şey burada anlamını yitirmişti. Korkuyordu ama içinde uyanan merak duygusu daha ağır basıyordu. Acıktığını hissetmiş ileride gördüğü ağaçtan limona benzeyen ancak kırmızı kabuklu ve kabuğunu soyduğu zaman kiviyi anımsatan bir meyve koparmıştı. Ekşi olacağını tahmin ediyordu ancak bugüne kadar böyle tatlı bir şey yemediğini fark etti.  

     Sanki bir ustanın elleri ile tek tek biçimlendirdiği ve kusursuz olan kumlarla çevrili sahile uzandı. Burada hayal kurmak imkânsız olmalıydı. Çünkü kurulması mümkün olmayan en büyük hayalin içinde gibi hissediyordu. Uzaklardan birisinin ona seslendiği işitti. Kimdi o ve nereden biliyordu ismini! Sadece sesini duyuyordu. Bir şey anlatıyordu ancak o kadar uzaktan geliyordu ki ses, ne demek istediğini anlayamıyordu. Gittikçe yaklaştığını fark etti sesin, sempatik bir ses tonu ile sadece ismini tekrarlıyordu.  

     Hareketsiz duran deniz birden dalgalanmış, ses daha da anlaşılır hale gelmişti. Az ötesinde kuzey batıdan denizi parçalayarak çıkmıştı. Dolunaydan daha güzel olmasına imkân yoktu dünya da olsa idi! Ama çok daha güzeldi. Korkması gerektiğini biliyordu ancak o kadar kapılmıştı ki büyüsüne hiçbir tepki veremiyordu. Gittikçe yaklaştığını görüyordu ve sesinin büyüsü sanki hipnoz ediyordu.  

     Yanına kadar geldi ve usulca uzandı.  Gökyüzüne odaklandığı için göremiyordu ama hissediyordu. Yavaşça döndü ona doğru, göz göze geldiklerinde gülümsediğini görebiliyordu. Alamıyordu gözünü ondan onca yıl kaçtığı ve kovaladığı her şeyi unutmuş ve ona teslim etmişti hayallerini.  

     İlk şokun etkisi bittikten sonra, gülümseyerek konuşmaya başladı deniz kızı: 

          -Hoş geldin Perianna’ya! 

 

Kim bilir belki yarın belki yarından sonra yepyeni bir hikâye ile yeniden burada olabilirim. Gülümse ve uyan, uyandığın zaman sakın unutma burası bir hayal dünyası gerçek hayatta arama tüm bunları!